Şizofreni tedavisine katkı sağlayan birçok psikopatoloji kuramı bulunmaktadır. Bu kuramlardan bazıları aşağıdaki gibidir:
1) Psikanalitik Kuram
Freud çalışmalarını çoğunlukla nevrozlarla ilgili yapsa da alana psikozla ilgili önemli şeyler de katmıştır. Şizofrenideki semptomların kaygıyla ilişkili olduğunu öne sürerek şizofreniye psikodinamik yaklaşan ilk kişi olmuştur. Şizofreninin oluşum mekanizmasını kişinin bilinçdışı süreçlerin farkında olmamasına bağlı olarak, olayları bilinçdışına itememesi şeklinde açıklamaktadır. Jung ise, kelime çağrışım testi ile yaptığı çalışmalar sonucu şizofreniye ait semptomların “autochthotonus complex” isimli bir durumun sonucu olarak yorumlamıştır. Bu kompleks duygusal çatışmalar sonucu bilinçten kopan düşüncelerin bağımsız şekilde varlıklarını sürdürmeleri olarak adlandırılmaktadır. İlerleyen zamanlarda Jung şizofrenik düşünceyi düş görme halinin uyandıktan sonra devam etmesi olarak açıklamış, şizofrenik kişilerin içedönük bir kişilik yapısına sahip olduğunu ifade etmiştir (Geçtan, 2018).Psikanalitik kuramca şizofreni, birtakım nedenler sonucu libidinal yatırımın kendiliğe yapılmasıyla libidonun narsisistik düzeyde saplanıp kalmasıyla açıklanmaktadır. Yaşamın belirli dönemlerinde stresli olaylar sonucu ortaya çıkan regresyonla birlikte libido kendini nesnelerden geri çekerek kendiliğe yatırım yapar ve hastanın kendiyle aşırı meşguliyeti gibi semptomlar ortaya çıkar. Bu durumun sebeplerine bakıldığında ise erken çocukluk dönemi yaşantıları olarak güven duygusunun olmaması, kişilerarası ilişkilerin eksikliği gibi durumların ortaya çıktığı görülmektedir. Sullivan, şizofreninin etiyolojisinde aile içi ilişkilerin ve ebeveyn özelliklerinin niteliğini önemsemiştir. Lidz ise şizofreni tanılı insanların ailelerinde önemli yarılmalar olduğunu, ebeveynler arasındaki bu ayrılmış, uyumsuz özelliklerin çocuğa yönelen aşırı ilgiyle doyum sağladığını ileri sürmüştür. Bateson ve arkadaşları şizofreniyle ilgili çalışmalarında aile faktörüne odaklanmış ve çelişkilerle dolu aile yaşamının sonucunda nasıl davranacağını bilemeyen bireyin kendine özgü garip bir anlayış geliştirerek şizofreni semptomlarını ortaya çıkardığı sonucuna ulaşmışlardır (Öztürk ve Uluşahin, 2018).
2) Varoluşçu Kuram
İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle ortaya çıkan varoluşçu kuram, insan davranışlarını determinist bir yaklaşımla değil içinde bulunulan durumla açıklamaya çalışmaktadır. İçinde bulunulan yaşam koşullarını ortaya çıktığı şekliyle, o anki duygularla değerlendirmektedir. İnsanın anlaşılmasına ve kendini gerçekleştirmeye verdiği önemle birlikte tedaviyi de bu bağlamda yürütmektedir (Topses, 2012). Varoluşçu kuram kişinin dış gerçeklikten kopmasını kabul etmediğinden, şizofreniyi bireyin mevcut varoluşundan farklı bir varoluş durumunda olması ve dış uyaranları farklı algılaması olarak tanımlamaktadır. Buna göre şizofreni semptomlarını oluşturan şey farklı algılanan uyaranlardır (Sevi, 2016). Varoluşçu kuramı benimseyen Binswanger, şizofreni belirtilerini incelerken kişilerin hastalık öncesi dönemlerine dikkat çekmiştir. Bireyin hastalıktan önceki varoluşuna, patolojik eğilimlerine ve otantik yaşantılarına odaklanarak hastalığı bu anlamda değerlendirmiştir. Laign ise şizofreniyi kişinin zorlayıcı yaşam olaylarıyla dolu bir dünyada yaşayabilmek için yarattığı özel bir yol olarak tanımlamaktadır (Geçtan, 2018).
3) Aile Terapileri
1957 yılında Christian Midelfort’un “Psikoterapide Aile” kitabının yayınlanmasıyla birlikte aile terapisinin temelleri atılmıştır. Bateson’un 1950’li yıllarda şizofreni hastalarının aileleriyle çalışmaya başlamasıyla da ailenin hastalığa olan etkisi üzerinde durulmaya başlanmıştır. Aile terapisi patolojinin aileden ayrı düşünülemeyeceğini, bu sebeple de terapi sürecine ailenin de dahil olması gerektiğini savunmaktadır. Eğer ailede şizofreni tanılı biri varsa aile terapisi, ailedeki diğer bireyleri hastalıkla ilgili bilgilendirmekte, sorun çözme konusunda eğitmekte ve eleştirel tavrı azaltma konusunda destek sağlamaktadır. Bunun yanı sıra sosyal çevredeki ilişkileri artırma, bu yolla sosyal desteğin sağlanmasını sağlamak gibi durumları da tedavi hedefleri olarak kabul etmektedir (Samancı ve Ekici, 1998).
4) Bilişsel Davranışçı Kuram
Bilişsel davranışçı terapide şizofreni, semptomlar üzerinden tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Hezeyanlar, halüsinasyonlar ve negatif belirtiler için tedavi, farmakoterapinin yanına psikoterapi eklenerek yürütülmektedir (Köroğlu, 2011). Bilişsel davranışçı terapi, psikoz durumlarını gerçeğin çarpıtılması olarak ele almaktadır. İç ve dış gerçeklik arasındaki uyumun bozulması sonucu dış dünyadan kopan kişinin sanrı ve halüsinasyonlarını sıradışı çarpıtmalar olarak ifade etmektedir. Bu çarpıtmaların karşıt delillere karşı dirençli olduğu bilinmektedir. Şizofreninin ciddi bir bozukluk olduğunun kabulüyle birlikte, hastadaki güçlü yanların saptanmasının gerekliliği de vurgulanmaktadır. Bu yolla, hastanın işlevsel yönlerine odaklanılarak, bu yönde bir güçlendirme amaçlanmaktadır. Bütün terapi yöntemlerinde tedavi edici temel unsur olan ilişki kurmaya önem vermekle birlikte, çeşitli bilişsel ve davranışçı tekniklerin kullanımıyla bir sağaltım süreci yürütülmektedir. Semptomların tedavisi için bilişsel olarak yeniden yapılandırma ve davranışsal yöntemler kullanılmaktadır.Sanrıların tedavisinde alternatif düşünme becerilerinin geliştirilmesi, sanrıya dair inançların sorgulanması ve bunun sonucunda çarpıtmaların hasta tarafından da anlaşılmasıyla çarpıtmalarda azalma sağlanmaktadır. Halüsinasyonların ise dış gerçeklik ile ilgili uyaranların olmamasıyla ortaya çıkan algılar olduğu ya da içsel olayların dışsal bir kaynağa bağlanması sonucu ortaya çıkan belirtiler olduğu düşünülmektedir. Bilgi işlemede bir sorun olduğunu ortaya koyan halüsinasyon ve hezeyan durumları için psikoeğitim verilmekte, ardından düşüncelerin kabul edilebilir şekilde değerlendirilmesi için çalışılmaktadır (Leahy, 2015). Terapi ilişkisinin iyi kurulmasıyla başlayan iyileşme sürecinde, hastalıkla ilgili yaşam becerileri ve sosyal beceri gibi eğitimler hastanın semptomlarının azalmasına yardımcı olmaktadır. Bunun yanında tekrarı önleyici beceriler de hastaya öğretilmekte, hastalığın erken dönemlerinde yapılması gerekenler konusunda bir alet çantası oluşturulmaktadır. Bilişsel davranışçı terapi stres-yatkınlık modeli üzerinde temellendiğinden, psikopatolojik davranışa stresle karşılaşınca verilen tepkiler olarak bakmaktadır. Bu durum hastanın anlaşılmasına, durumun daha kolay rasyonalize edilmesine olanak tanımaktadır (Sungur ve Yalnız, 1999).
5) Kabul ve Kararlılık Terapisi
Bilişsel davranışçı terapilerin üçüncü kuşağını oluşturan kabul ve kararlılık terapisi, erken dönem çalışmalarda şizofreninin sağaltılması konusunda umut verici sonuçlara imza atmıştır. Yapılan çalışmalarda görülmüştür ki, kabul ve kararlılık terapisinin uzun ve kısa vadedeki sonuçları bilişsel davranışçı terapinin sağaltım etkisiyle oldukça benzemektedir. Dirençli şizofreni vakalarında bile oldukça önemli gelişmeler kaydeden kabul ve kararlılık terapisi, hasta ve terapist arasında eşit bir ilişkiyi benimseyerek motivasyonel güçlendirme sağlamaktadır. Bireyin değişim sürecini destekleyerek bireye özgü müdahaleler planlamaktadır. Kabul ve kararlılık terapisi psikopatolojinin sebebini deneyimsel kaçınmanın eşlik ettiği davranışsal anlamda değişiklik yapmada katılık hali olarak ifade etmektedir. Buna göre, deneyimsel kaçınmanın psikopatolojinin derecesiyle ilişkili olduğunu kabul ederek, psikoz semptomlarının iyileşmesine engel olduğunu savunmaktadır. Deneyimsel kaçınmayı azaltıcı müdahalelerde bulunarak, bu yolla semptomların azaltılmasını hedeflemektedir (Yıldız, 2019).Kabul ve kararlılık terapisi, işlevselliğin artması için tek başına semptomlarla değil, kişinin bu semptomlarla olan ilişkisiyle çalışmaktadır. Şizofrenide belirtilerle olan ilişkiyi çalışarak deneyimsel kaçınmayı azaltmayı hedeflemekte, bu sayede psikolojik katılık halinin azalmasını sağlamaktadır. Psikolojik katılık halinin azalması da psikopatolojiyi azaltacağından belirgin bir iyileşme sağlanmış olacaktır (Burhan ve Karadere, 2020).
KAYNAKÇA
1. Burhan, H. Ş. ve Karadere, E. (2020). Toplum ruh sağlığı merkezinde izlenen psikoz hastaları için kabul ve kararlılık terapisinin etkinliği: altı aylık izleme çalışması. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 9(4), 456-465. https://doi.org/10.34087/cbusbed.1122958
2. Geçtan, E. (2018). Psikodinamik psikiyatri ve normaldışı davranışlar. Metis Yayıncılık
3. Köroğlu, E. (2011). Bilişsel davranışçı psikoterapiler. Hekimler Yayın Birliği.
4. Leahy, R. L. (2015). Bilişsel terapi ve uygulamaları: Tedavi müdahaleleri için bir kılavuz. Litera Yayıncılık.
5. Öztürk, M. O. ve Uluşahin, N. A. (2018). Ruh sağlığı ve bozuklukları. Nobel Tıp Kitapevi.
6. Samancı, A. Y. ve Ekici, G. (1998). Aile terapisi, Düşünen Adam, 11(3), 45-51.
7. Sevi, O. M. (2016). Kronik Şizofreni Tanısıyla Yatarak İzlenen Bireylerde Psikodramanın Psikotik Belirtiler, Depresyon, Yaşam Kalitesine Etkisi ve Sosyometrik Değerlendirme (Psikodrama Yeterlik Tezi). Dr. Abdulkadir Özbek Psikodrama Enstitüsü, İstanbul.
8. Sungur, M. Z. ve Yalnız, Ö. (1999). Şizofreni tedavisinde bilişsel davranışçı yaklaşımlar. Klinik Psikiyatri, 2, 160-166.
9. Topses, G. (2012). Davranışçı ve varoluşçu–hümanistik psikolojik danışma kuramlarının ayırt edici ve örtüşen nitelikleri. International Journal of New Trends in Arts, Sports & Science Education, 1(3), 67-75.
10. Yıldız, E. (2019). Şizofreni hastalarında kabul ve kararlılık terapisi temelli ve motivasyonel görüşme destekli danışmanlığının işlevsel iyileşme ve motivasyon düzeylerine etkisi (Yayımlanmamış doktora tezi). Hemşirelik Anabilim Dalı, Malatya.