Şizofreninin klinik bulgularından yola çıkarak tarihteki yerine baktığımızda M.Ö. 1400’lü yıllara kadar gitmemiz gerektiğini görürüz. Yazılı Hint metinlerinde özbakımı azalmış, din ile aşırı ilgilenen, büyüklük hezeyanını gösterir biçimde kendini peygamber zanneden, işlevselliği bozulmuş kişiler tasvir edilmektedir. Bu tasvir şizofreninin akut dönemlerine işaret etmektedir. Ortaçağa gelindiğinde, patolojik durumlar şeytani ve lanetli olarak nitelendirildiğinden bu kişiler toplum tarafından etiketlenmiş ve dışlanmıştır. O dönemler tedaviye yönelik uygulamaların bulunmamasının yanı sıra bu kişiler ölüm ve işkenceyle cezalandırılmışlardır (Kocal, Karakuş ve Sert, 2017). 1860 yılında Morel, genç bir adamın bunama durumunu “dementia praecox” terimiyle ilk kez ortaya atan kişi olmuştur.
1863 yılında Kahlbaum yetişkinlik dönemindeki ruhsal bozuklukları tanımlamak için “paraphrenia hebetica” terimini kullanmıştır. Bu terminolojik katkılara ek olarak Emil Kraepelin 1898 yılında “dementia praecox” kavramını kullanarak kendisinden önceki çalışmaları da sentezleyerek günümüz şizofreni kavramının oluşmasını sağlamıştır. Kraepelin, araştırmacıların geçmiş çalışmalarda işaret ettiği bozuklukları aslında şizofreninin türleri olarak ortaya koymuş, hebefrenik, paranoid ve katatonik olmak üzere üçe ayırdığı dementia preacox’un metabolizmadaki bir bozukluktan kaynaklandığını kabul etmiştir. Kraepelin’den sonra Bleuler de şizofreniyle ilgili çalışmalar yapmıştır. Kraepelin’in ortaya koyduklarını kabul etmekle birlikte, şizofreninin zihinsel durumla ilgili bir bozukluk olduğunu ve kişilikteki bir parçalanma sonucu ortaya çıktığını ifade etmiştir. Bu durumu tanımlamak için Yunanca schizis (parçalanma) ve phren (zihin) kelimelerini birleştirerek “schizoprenia” kavramını oluşturmuştur. Dolayısıyla günümüzde kullandığımız terminolojik adlandırmayı yapan kişi de Bleuler’dir (Geçtan, 2008).
Şizofreni genellikle genç yetişkinlik döneminde başlayan, bireyin gerçeklikle olan ilişkisinin bozulduğu, bireye has bir içe kapanımla kendini gösteren bilişsel, duygusal ve davranışsal anlamda bozulmaların olduğu ağır bir ruhsal tablo olarak tanımlanmaktadır. Ciddi yeti yitimine sebep olan şizofreni toplumda yaklaşık %1 sıklığında görülmektedir. Sosyoekonomik olarak düşük düzeyde daha sık görüldüğünü destekleyen çalışmalar bulunmaktadır.
Klinik görünümüne bakıldığında şizofreni algıyı, dikkati, davranışları ve düşünceyi bozmaktadır. İnsan ilişkileri, yaşam becerileri ve bilişsel anlamda yıkıma neden olan şizofreninin tipik bir görünüme sahip olmadığın da bilinmesi gereklidir. Belirli karakteristik belirtileri olsa da kişiden kişiye değişen, ağırdan hafife doğru uzanan geniş bir yelpazeye sahip olduğu bilinmektedir (Öztürk ve Uluşahin, 2018). Hastalığın gidişatına bakıldığında, birçok faktörden etkilendiği görülmektedir. Bu faktörlerle birlikte tedavi planı yapılmakta ve her hasta için bireysel tedavi düzenlenmektedir. Hastanın sosyal desteğinin olup olmaması, tedaviye uyumu, sağlıklı bir hasta-hekim ilişkisinin kurulup kurulmaması tedavinin başarısını oldukça etkilemektedir. Şizofreninin tedavisinde ağırlıklı olarak ilaç tedavisi kullanılsa da günümüzde psikoterapilerin de oldukça etkili olduğu bilinmektedir (Kocal, Karakuş ve Sert, 2017).
KAYNAKÇA
1. Geçtan, E. (2018). Psikodinamik psikiyatri ve normaldışı davranışlar. Metis Yayıncılık.
2. Kocal, Y., Karakuş, G. ve Sert, D. (2017). Şizofreni: Etyoloji, klinik özellikler ve tedavi. Arşiv Kaynak Tarama Dergisi, 26(2), 251-267. https://doi.org/10.17827/aktd.303574
3. Öztürk, M. O. ve Uluşahin, N. A. (2018). Ruh sağlığı ve bozuklukları. Nobel Tıp Kitapevi.